Daha sonraları kendini multidisipliner olarak tanımlayacak olan sanatçı, Dicle Fırat Kültür Merkezi’nde gönüllü eğitmenler tarafından verilen resim kurslarına katıldı. 2004 yılında başladığı yükseköğrenimini, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Sahne Tasarım Bölümü’nden mezun olarak tamamladı. Öğrenciliğinin üçüncü yılında Carlo Goldoni’nin “Yalancı” adlı oyunun kostüm tasarımını yaparak, profesyonelliğe ilk adımını attı. Eş zamanlı olarak, kadın temalı çalışmalarıyla “Bakur” adlı sergiye ve Sahne Tasarım Bölümü’nün düzenlediği sergilere katıldı. Liga Kültür Derneği’nin tiyatro oyunlarında dekor ve kostüm tasarımları yaptı.
Mezuniyetinin ardından, 1978 yılında 8 çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak dünyaya geldiği, Ali Paşa sokaklarında fayton sesi eşliğinde tanıştığı Amed’e yerleşmeye karar verdi. Henüz öğrenciyken kostüm tasarımları yaptığı Amed Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda sahne tasarımcısı olarak çalışmaya başladı. Aram Tigran Kent Konservatuarı ve Cegerxwîn Kültür Merkezi’nde sahne bilgisi dersleri vermekte olan sanatçı, aynı zamanda Amed Sergi Salonu Sanat Kurulu üyesi olarak sanat çalışmalarına devam ederken, sinema ve dizilerde kostüm tasarımı yaptı. DBŞT’nin Kürtçe oynanan birçok oyununun sahne tasarımını yapan Oyur, Mem û Zîn adlı oyununun kostümlerini hazırlamak için uzun ve zorlu bir sürece girdi.
Oyur, Xanê’nin kendisini etkileyen “Ez mat mam di hikmeta Xwedê de Kurdmane bê par man di dinyayê de Ji Qersê heta Kerkûkê Kurdistan bû kilama pepûkê” (Şaşıp kaldım Allahın şu hikmetine, Kürtler mahrum kaldı şu dünyada. Kars’tan tut Kerkük’e kadar Kürdistan döndü ölüm şarkısına) dizeleriyle yola çıkmış.
“Ehmedê Xanê bir aşkı kaybolmuş bir halkın diline düşmüş ölüm şarkıları ile tanımladı. Ölüm sadece ruhun can kafesini terk etmesi değildi, bir dilin susması, bir halkın dünya yüzüne sesini duyuramamasıydı. Pepûk kuşuna dağıyla, taşıyla eşlik ederken, bir türlü oldurulmayan bir coğrafyanın varını yoğunu da görmek elbet mümkün değildi” diyor Oyur.
Geriye dönüp anlamaya çalışırken, yorumlarken ve anlatırken, gizlenmekten öte yok sayılan, sureti çizilmemiş, dilden dile aktarılan ama resmedilmemiş, yahut varsa bile yok edilmiş renge ve kumaşa erişmek elbette çok mümkün değildi. Oyur bu durumu, “Bir halkın asimilasyonunun yansıması” diyerek tanımlıyor Mem û Zîn oyununun tasarım sürecini anlatırken.
“Dilinden, kültüründen, kendi kimliğinden uzak düşürülmüş bir halka geriye dönüp bakmak, ona dair olanı bulup bilmek, imkansızı yaratmak gibidir bazen, bu nedenle net gerçeklikten çok bir yorumdur göze görünen, anladığını anlatmaya girişmektir” diyor. “Hikayede anlatılan sadece bir aşk değildir. Kürt halkı ve Kürdistan aşkla süslenerek anlatılmış. Mem û Zîn’i anlarken ve anlatırken öz kimliğine sadakatle anlamak ve anlatmak gerekir ” diyor.
SARIYI, KIRMIZIYI, YEŞİLİ ARAMAK GİBİYDİ
Sanatçı; Ehmedê Xanê uyarlayanı da zorladığı için hem Xanê’yi, hem eseri anlamanın en iyi yöntemi olarak öncelikle eseri tiyatro oyununa uyarlayan Kawa Nemir’i anlamaya çalışmış. Bunun için saatler süren sohbetlerle oyunu, karakterleri tek tek ve uzun uzun konuşarak irdelemeye, anlamaya ve bir nevi onlarla yaşamaya başlamışlar. Oyur, “Beko’dan girdik Ru Sipilerden çıktık. Karakterleri tanıdıktan sonra uzun bir arayış başladı, bir form, bir biçim, Botan’a ait bir Kürt imgesi. Aşkı ve Kürdistan’ı anlatan bir Kürt imgesi. Sarıyı, kırmızıyı ve yeşili aramak gibiydi. Benim için modernkontrast bir ifade biçimiydi. Modern gibi görünüyordu. Malzemeler moderndi ama ifadesi tam da kontrastı. Nihayetinde önce form oluştu, sonra karakterlerin renkleri” diye devam ediyor.
BİRÇOK RİSK BARINDIRIYORDU
Kumaşların seçimi de çok zorlu olmuş. Çünkü dokuları Kürdistan’ı anlatmalıydı, İpek Yolu buradan geçmişti. O halde, monoraylar, taftalar, jakarlar, tüller kullanabilirdi. Önünde üç seçenek vardı: Birincisi; çok klasik bir dokuydu, bu doku birebir dönemi anlatmalıydı, fakat bunun için yeterince görsel yoktu. Diğer seçenek, ipek şallardan yaratılmış bir dokuydu fakat bu da Oyur’un istediği şeyi tam olarak ifade etmeyecekti. Üçüncüsü ise günümüz kumaşlarını Botan’a ve esere yorumlamaktı. Bu seçenek hem oluşturabilme imkanı, hem de ifade etmek istediği şeyi doğru yansıtabilme fırsatı açısından en makul olandı.
“Riskli bir işti, başka dokulara başka renklere benzeyebilirdi. Örneğin, benim kullandığım kofîler Osmanlı dönemine ait kavukları çağrıştırabilirdi. Araştırmalarım bana Kürtlerin gösterişli ve zengin, bölge bölge farklı, her coğrafya da başka renklerle kullanılmış birçok kofinin olduğunu gösterdi. Bu yüzden yorumlarımda bu manalı detayı aramaya karar verdim. Bu bir riskti ama bilinmesi de gereken çok önemli bir ayrıntıydı” diyor Oyur. Bir diğer risk ise mekandı; oyun Cemilpaşa Konağı gibi büyük bir mekanda sergilenecekti. Burada karakterlerin doğru anlaşılması ve doğru görülmesi gerekiyordu. Bazaltın tatlı ve sert dokusunu yansıtacak, ihanet etmeyecek, uyumlu bir doku keşfedilmeliydi.
135 KOSTÜM HAZIR
Sanatçı bunun için mekanda uzun zamanlar geçirip, fotoğraflar çekmiş, farklı açılardan bakmaya çalışmış. Oyur, “Teori ve formlar şekillenmişti, eskizler oluşturdum, artık ne yapmak istediğimden emin olduktan sonra graf kağıtlarına karakterlerimin son hallerini çizdim. Urfa, Diyarbakır ve İstanbul da yaptığım araştırmalar sonunda kumaşlarımı seçtim ve ardından realize etme, can verme süreci başladı. Oluşturduğum çizimlerin dikim teknikleri üzerine terzilerle görüştüm, dikim aşamalarını ve provalarını takip ettim. Uzun, yoğun ve zorlu bir süreçten sonra, şalvarlar, kuşaklar, yelekler, fistanlar oluşmuştu. Kıyafetler, başlı başına bir dönemi ve bir kültürü anlatmaya yetmiyordu, bunun aksesuarlarla, ayakkabılarla, takılarla desteklenmesi gerekiyordu. Dönemi ifade edebilecek olan takıları araştırdım, seçtim, ayakkabıların çizimlerini yaptım” diye anlatıyor. Araştırmalar, doğru ve özünden kopmamaya duyulan kaygılar, yaratma sancıları sonrasında, kullanılacak ışığın ve mekanın bütünlüğüne uygun 135 kostüm artık hazırdı.